Kamp!

İlk duyduğumda ‘Yok canım daha neler! Bu yaştaki bir çocuğun ta oralarda ne işi var?’ dedim içimden. Meğer ne çok güzel işi varmış, ta oralarda

Oğlum 11 yaşında ve iyi bir kulübün basketbol takımında oynuyor. Antrenmanlara istikrarlı bir şekilde gidiyor. Bir süre önce takım koçu, yaz tatilinde bir hafta sürecek bir kamp düzenleyeceklerini söyledi. ‘Ah ne iyi’ dedim, cümlenin sonundaki ŞEHİR DIŞINDA detayını duymadan önce… Nee? Şehir dışında mı? Bunu söylerken oğlumun yaşındaki ondalık basamağı kaldırmış, sadece birler basamağını esas alıyordum sanırım. Küçücük çocuk, ailesinden uzakta, hem de koca bir hafta! Bu zaman dilimi de o an benim için, Dünya’nın Güneş etrafında 1 tam tur dönüşü anlamına geliyordu.

Sonrası toplantılar, konuşmalar, düşünmeler, ‘olmaz’lar, olabilir aslındalar derken çocuk için çok iyi bir deneyim olacağına oy birliğiyle karar verdik. Nitekim gitmeyi oğlum da çok istiyordu.

Kamp tarihi yaklaşırken hazırlıklara başlamıştık. Hem valizhazırlığı hem de yürek hazırlığıydı bu. Duygularımızı açıkça konuşuyorduk oğlumla. Uzaklık, otel yemekleri, güneş kremi, yorgunluk, kirli çamaşır torbası gibi konuların her açılma sebebi ‘ÖZLEM’ duygusuydu aslında. Evet diğer konular bir şekilde, her şekilde hallolurdu. Peki ya özlem, Onu ne yapacaktık? Süremezdik, yıkayamazdık, asamazdık, bitiremezdik… Tek yolu vardı: Deneyimleyecektik.

Yolculuk vakti geldi. Oğlumu götürmek için hazırlanırken kendi kendime tüm olumlu telkinleri tekrarlıyordum. ‘Tamam, saçlarımı da düzelttim mi çıkabiliriz’ dedim ve başımı aynaya doğru kaldırdım. Aynadaki o yüzümle ilk kez karşılaştım: Adı yoktu.

Tekrar keyifli halimize bürünüp yola çıktık. Havaalanında birkaç aile vardı takımdan. Duygular, konuşulanlar, hareketler üç aşağı beş yukarı aynıydı. ‘Bizim ilk ayrılığımız, ya sizin?’ , ‘Olsun ama çok faydası olacak onlar için’ , ‘Koçlar çok iyi, güven veriyorlar, başka türlü göndermezdik’ , ‘Aman bir hafta bile değil, altı gün hemen geçer’ konuşmaları geçiyordu aramızda, göğsümüzdeki adı olmayan sıkışıklığın arasından kısık kısık çıkarak… Yansıtmak ister misin hiç, çocuğuna bu durumda üzüldüğünü. Elinden gelenin fazlasını yaparsın, yaptım… Arkamı döndüm ve ağladım. Sonra gittim sarıldım, uzaklaştım, arkamı döndüm ve tekrar ağladım. Sildim yüzümü gittim el salladım son turnikeden geçen takıma, oğluma… Elbette ki hissetti üzüldüğümü, ben de hissettim onun heyecanının arkasındaki üzüntüsünü.

Arabaya doğru ilerlerken artık rahattım, istediğim gibi ağlayabilirdim ve öyle de yaptım. Bana göre vakti gelen her duygu vaktinde yaşanmalıdır, yaşamazsa eğer hiç olmadık bir yerde ve zamanda sızmaya başlar anlamsızca. Eşimin sakin ve güçlü desteğiyle tüm duygumu yaşadım omzunda. Kızım gözlerime bakıp sıkıca elimi tutuyordu ‘buradayım’ diyordu gözleriyle, yüreğiyle. Evet, yanımdaydı her zaman yüreğiyle ve her şeyiyle…

Varınca aradı, tüm metanetimle ‘iyi geceler oğlum’ dedim. Meğer ne uzunmuş yetmiş dakika. Meğer ne çok duygu barındırırmış üç sözcük, anladım. Ertesi gün koç fotoğraflar, videolar paylaşıyordu sağolsun, biliyor tabi hepimizin telefonun ucunda bekleştiğimizi. Evet, mekân gayet güzel görünüyordu, antrenmana başlamışlardı bile sabahın ilk ışıklarıyla, yüzüyorlar, şakalaşıyorlar, okuma saati yapıyorlar. Ama oğlumun mutsuz olduğunu görüyordum ekrandan. Akşam oldu ve telefonuma bir mesaj geldi: ‘Anne’ diye. Yaşasın telefonlar verilmişti! Derin bir nefes aldım ve hemen görüntülü aradım. ‘Nasılsın oğlum’ dedim, titreyen bir sesle ‘iyiyim sanırım anne’ dedi ve ağlamaya başladı.

Boğazımı sımsıkı saran düğüm, hacmini yüze katlamış olan yüreğimin ağzımdan çıkmasını engelliyordu, hissettiğim tam da buydu. Oğlumun duygularını dinledim. Sonrası benim, eşimin ve kızımın güven verici teselli ve motivasyon konuşmaları. Telefona biraz ara verdik. Kararımızı vermiştik, gidip almalıydık oğlumuzu, mutlu olması, daha özgüvenli olması, ekip ruhu ve daha bir sürü olumlu şey için göndermiştik neticede. Ama mutsuzsa bunların hiçbirini kazanamayacağı gibi üstüne üstlük travma da yaşayabilirdi. Beynim ikiye bölünmüş gibiydi, bir tarafta mesleki bilgilerim onun kalması ve başarması gerektiğini söylerken, diğer tarafta anneliğim, gidip oğlumu alıp bağrıma basmam gerektiğini söylüyordu. Böyle durumlarda atılması gereken en doğru adımlardan biri süpervizör desteği almaktır. Meslektaşım, sevgili Emine hanımı aradım ve bir çırpıda durumu anlattım. Büyük destek oldu, silkelendim ve rahatladım. Daha sonra koçla konuştuk; her şeyin yolunda olduğunu, oğlumun kampta kalmaya devam ederek bu durumla baş etmeyi öğrenmesinin daha iyi olacağını söyledi. Dahası duygu durumunu takip ettiğini ve olumsuz bir durumda bize bildireceğini iletti. Bir kez daha güven verdi bize, bir kez daha silkelendim.

Koç, yatmadan önce oğlumla konuşmuş ve oğlum, ‘KALIP BAŞARACAĞIM’ kararı almış. Temkinli bir mutluluk sardı içimi. (hala temkinliyim yalnız!) Evet, her şey kontrol altındaydı, bizim değil her şey oğlumun kontrolü altındaydı artık.

Ertesi gün paylaşılan fotoğraflar ve videolarda oğlumun yüzü gülüyor, gözleri güven dolu bakıyordu, gördüm… Çok sıcak bir yaz günü güneşin altında yürür yürür de bir kaldırıma oturursun ve biri gelir buz gibi bir limonata verir ya sana, boğazından midene kadar inişini an be an hissedersin de yüreğin serinler ya, o bakışlardaki mutluluk serinletti yüreğimi usulca… Özlem ne mi oldu? Yaşadık, doya doya yaşadık, bandıra bandıra sıyırdık dibini,  yaşadık.

Her geçen gün daha mutlu geliyordu sesi, sağlamca ‘Seni çok özledim anne’ diyordu. ‘seni seviyorum oğlum’ sözleri başka lezzetliydi bugünlerde… Geçiyormuş meğer bir hafta, bir hafta gibi. Geçti. Kavuşma günü usul usul bir yağmur yağıyordu içime, tertemiz kokuyordu endişesizce, huzurla. Sabahın ilk ışıklarında uyanmak hiç bu kadar keyifli olmamıştı. Bütün aileler toplanmış, çocukları bekliyorduk alanda. Konuşulanlar da yüzlerdeki ifadeler de bambaşkaydı artık; ‘bravo çocuklara iyi kotardılar, çabucak geçti işte, harika bir deneyim oldu onlar için, Koçlara bir kez daha helal olsun onlar için de kolay olmamıştır, ne bileyim insan özlüyor be çocuğunu…’ Özlemez mi hiç insan çocuğunu, özler tabi çocuk ailesini.. ‘İşte geliyorlar’ sesiyle üşüştük camın önüne. Nasıl da gurur duydum takımla, kendimle ve en çoğu da oğlumla.. Başarmıştı, yüzü gözü bedeni bunu söylüyordu: BAŞARDIM!

Gelelim sadede, anne olarak diyorum ki ‘ne iyi etmişiz’. Öyle ‘benim çocuğum gayet özgüvenli, 3 yaşından bu yana yatağını kendi toplar, 5 yaşındayken tereyağında yumurta yapıyordu, ilgilendiği bir spor var zaten, sorumluluk sahibidir nispeten’ ler yeterli olmuyormuş. Elbette bilişsel etkinlikler, spor aktiviteleri, özgüven çalışmaları, doya doya sevgi ve saygı alışverişi, bir enstrümanla ilgilenmesi, üretimde yer alması gibi şeyler çok önemli bireysel olarak. Ancak çocuğun, yaşına uygun bir şekilde böyle bir deneyimi yaşaması bambaşka bir şey, bulunduğu yaşa kadar aldıklarının bir cilası gibi. Hem anne baba olarak bizler için de bir fırsat. Her insanın güçlendirmesi gereken bir yanı vardır mutlaka, yüzleşmekten çekindiği bir küçüklük anısı… Önemli olan istemek ve gayret göstermek bu yanını onarmak için… Onardım. Dostlarımın, ailemin ve en önemlisi de Kaan Koç ve oğlumun desteğiyle onardım. Sonuç oğlum için paha biçilemezdi.

Bir uzman olarak görüşümü merak ediyorsunuzdur eminim. Mesleki görüşüm için lütfen üst paragrafı tekrar okuyun. Nitekim yıllardır velilerimle paylaştığım buydu. Ancak fark şuydu ki; ben bu yaşadıklarımı ‘ANNE’ kimliğimle yaşadım

Tüm annelere ve babalara sevgilerimle… Çocuk yüreğiniz hep var olsun…

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInEmail this to someone

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir